Ambarlı’dan E-5’e kadar süren, günün tüm gürültüsü hâlâ omuzlarımda taşınıyor. Kapıyı açtığımda ilk işim, o ağır kumaşı üzerimden sıyırmak; sonra da seni yavaşça sırt üstü yatırıp, parmak uçlarımı teninde gezdirmek. İster Cihangir’de bir rezidans olsun, ister Marmara Üniversitesi’ne yakın bir otel odası, fark etmez; her seferinde aynı ritmi kuruyoruz: önce derin bir nefes, sonra da ellerimin altında titreyen kaslar.
Avcılar’ın dar sokaklarından, Firuzköy’ün loş ışıklarına kadar uzanan bu geceyi, tenin ısınırken çıkardığı o hafif sesle hatırlayacaksın. Kapıyı arkandan çektiğimde, kalan tek iz bıraktığım şey, parmak izlerim olacak.
